Türk kültür tarihinin sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde, kadının yalnızca ev içinde değil; devlet yönetiminden toplumsal hiyerarşiye kadar hayatın tam merkezinde konumlandığını görürüz. Batı dünyasında kadının hak mücadelesi modern çağın bir kazanımıyken, Türk geleneğinde kadın, binlerce yıl öncesinden gelen bir "kut" ve "dayanak" sembolüdür.
Eski Türk toplumlarında kadın, erkeğin gerisinde değil, tam yanında dururdu. Destanlarımızda ve mitolojimizde kadın, hayatın kaynağıdır. Umay Ana motifiyle gökyüzünden yeryüzüne bereket taşıyan kadın, toplumsal yapının mimarı olarak kabul edilirdi.
Hunlardan Göktürklere kadar "Hakan"ın emirnameleri, sadece "Hakan buyuruyor ki..." diye değil, "Hakan ve Hatun buyuruyor ki..." ifadesiyle başlardı. Bu, siyasi otoritenin kadınsız eksik kalacağının en net kanıtıdır.
Türk kadını, sadece bir anne değil; at binen, ok atan ve gerektiğinde vatan savunan bir alp ruhludur. Nene Hatunlardan Şerife Bacılara uzanan o meşhur direniş ruhu, bu tarihsel mirasın bir yansımasıdır.
İçinde yaşadığımız bu topraklara boşuna Anadolu denmemiştir. Bu isim, kadının üretkenliğini, şefkatini ve birleştirici gücünü simgeler. Türk kültüründe kadın, ailenin temel direği (direk-hanım) olmanın ötesinde; geleneğin, dilin ve ahlakın nesilden nesile aktarılmasını sağlayan bir köprüdür.
"Dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir." — Mustafa Kemal Atatürk
Geçmiş ve gelecek tüm 8 Martlar, sadece bir kutlama günü değil; kadının toplumdaki saygın yerini, emeğini ve vazgeçilmezliğini yeniden hatırlama günüdür. Türk kültürü, kadına hürmet etmeyi bir "nezaket" değil, bir "töre" ve insanlık borcu olarak görür. Bilgelikle yoğrulmuş, sabırla dokunmuş ve sevgiyle büyütülmüş bir toplumun arkasında her zaman kadının izi vardır.
Varlığınız daim olsun.