Ortadoğu'nun kadim toprakları, bugünlerde modern tarihin en sancılı ve karmaşık dönemlerinden birini yaşamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in, İran’ın nükleer programını ve bölgesel nüfuzunu kırma amacıyla başlattığı askerî operasyonlar, bölgeyi topyekûn bir istikrarsızlığın eşiğine sürüklemiştir. Bir vatandaş olarak pencereden dışarı baktığımızda gördüğümüz tablo, sadece sınır ötesi bir çatışma değil; aynı zamanda Türkiye’nin bekasını, demografik yapısını ve ekonomik geleceğini doğrudan hedef alan stratejik bir kuşatma girişimidir. Geçtiğimiz bir hafta içinde Hürmüz Boğazı'nda yaşanan abluka ve İslamabad’daki sonuçsuz kalan müzakereler, bu çok bilinmeyenli denklemin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.
Amerika ve İsrail ikilisinin temel stratejisi, "bölgesel parçalanma" yoluyla kendilerine dikensiz bir gül bahçesi yaratmaktır. İran rejimini doğrudan hedef alan saldırılar ve Washington’ın bölgedeki Kürt aktörlerle -özellikle Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul ettiği yapılarla- angajmana girme sinyalleri, Ankara’da çok ciddi bir güvenlik alarmına yol açmıştır. Bu planın nihai hedefi, sadece Tahran’ı saf dışı bırakmak değil; aynı zamanda ortaya çıkacak otorite boşluğundan yararlanarak Türkiye’nin güney sınırlarında bir "garnizon devlet" yapılanmasını kalıcı hale getirmektir. Bu durum, Türkiye için sadece bir dış politika sorunu değil, doğrudan bir iç güvenlik ve toprak bütünlüğü meselesidir.
İran ise bu kuşatmaya karşı "direniş ekseni" adını verdiği stratejiyle yanıt verirken, aslında bölgeyi öngörülemez bir kaosa sürüklemektedir. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve enerji yollarının tıkanması, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerin ekonomisine vurulan ağır bir darbedir. Tahran’ın içe çökmesi veya kontrolsüz bir iç savaşa sürüklenmesi, Türkiye için milyonlarca yeni mülteci ve sınır güvenliğinin tamamen buharlaşması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla İran’ın hayatta kalma çabası ile Batı’nın yıkım operasyonu arasında kalan Türkiye, iki ucu keskin bir bıçak üzerinde yürümeye zorlanmaktadır.
Türkiye, bu karanlık senaryolara karşı pasif bir gözlemci kalmak yerine kendi "bölgesel konsolidasyon" stratejisini devreye sokmuştur. Ankara’nın planı, bölge ülkeleriyle ekonomik ve güvenlik temelli "iş birliği halkaları" oluşturarak dış müdahalelerin alanını daraltmaktır. Geçtiğimiz hafta boyunca Türk diplomasisinin yürüttüğü yoğun trafik, bir yandan Batı’ya "bölgesel hassasiyetleri gözetin" uyarısı yaparken diğer yandan bölge başkentlerine "kendi güvenliğimizi kendimiz kuralım" mesajını vermiştir. Türkiye, krizin bir parçası olmak yerine, krizin çözümünde merkezi bir dengeleyici olmayı hedeflemektedir.
Askerî alanda ise Türkiye, "önleyici müdafaa" doktrinini en üst seviyeye çıkarmıştır. Sınır hattındaki tahkimatlar, İHA/SİHA teknolojilerinin bölgedeki anlık değişimleri takip etmesi ve terör odaklarına yönelik kesintisiz operasyonlar, Türkiye üzerine kurulan planların sahadaki karşılığıdır. Ankara, Irak ve Suriye sahasındaki boşlukların terör örgütleri tarafından doldurulmasına asla müsaade etmeyeceğini, geçtiğimiz günlerdeki kararlı duruşuyla bir kez daha ilan etmiştir. Bu askeri caydırıcılık, diplomatik masadaki en büyük kozumuz olarak stratejik bir kalkan görevi görmektedir.
Ekonomik düzlemde ise Türkiye, enerji hatlarının çeşitlendirilmesi ve yerli üretim kapasitesinin artırılmasıyla bu tür küresel şoklara karşı bağışıklık kazanmaya çalışmaktadır. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim sebebiyle fırlayan enerji fiyatları, Türkiye’nin enerji bağımsızlığı hamlelerinin ne kadar hayati olduğunu göstermiştir. Vatandaşın mutfağındaki yangını söndürmek ile sınırın ötesindeki ateşi durdurmak arasındaki bağ, bugün hiç olmadığı kadar güçlüdür. Türkiye’nin bu süreçteki ekonomik direnci, jeopolitik hamlelerini gerçekleştirebilmesi için gereken yakıtı sağlamaktadır.
Türkiye bugün Amerika’nın hırsları, İsrail’in güvenlik takıntıları ve İran’ın ayakta kalma mücadelesi arasında sıkışmayı reddeden bir "merkez güç" iradesi sergilemektedir. Bizler, bu coğrafyanın tarihsel derinliğine ve devlet geleneğine güvenerek, kurulan her oyunun bir bozanı olduğunu bilmek zorundayız. Bölgedeki son bir haftalık gelişmeler, barışın ancak güçlü bir Türkiye ile mümkün olabileceğini göstermiştir. Türkiye’nin kurduğu karşı plan, sadece kendi bekasını değil, tüm bölgenin ortak huzurunu hedefleyen ferasetli bir yol haritasıdır.
Ateş Çemberinde Denge Sanatı
YORUMLAR