Hakikatin Sessizliği ve Kurgulanmış Gerçekler

İmdat Yayla

28-09-2026 12:16

 Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım, Canlar,

 İçinde yaşadığımız dünyanın en büyük meselelerinden biri, gerçeğin artık olduğu gibi söylenememesidir. Yöneticiler, medya aracılığıyla insanları anlaşılmaktan çok idare etmek istiyor. Yanlış bir söz söylediklerinde yanlışlarının yüzlerine vurulmamasını, açık bir çelişkiye düştüklerinde bunun görülmemesini, hatta gerçeğe aykırı konuştuklarında bile nezaket adına susulmasını bekliyorlar. Çağımızın insanı, hakikati işitmekten çok kendi kanaatinin tasdik edilmesini istiyor.

 Bu hastalık, yalnızca günlük ilişkilerimize sirayet etmiş değil. Siyasetin dilinde, devlet yönetiminde, medyada ve toplumsal hayatın hemen her alanında aynı eğilimin izlerini görüyoruz. Hakikat bazen siyasi faydanın, bazen günlük hesapların, bazen de "strateji" denilen belirsiz bir kavramın arkasına saklanıyor. Doğru, şartlara göre yeniden tarif ediliyor; yanlış ise uygun bir gerekçe bulunduğunda mazur gösteriliyor. Eleştiriden kaçan, onaylanma bekleyen yöneticiler, hakikat yerine kitleleri konsolide eden siyasetçiler ve çelişkileri görmezden gelen gazeteciler, insanlara yanlışı doğru diye empoze eder hâle geldi.

 Kıymetli Dostlarım, Canlar,

 Güneş batarken arkasından yas tutmak neyi değiştirir ki? Önemli olan, o karanlığın ardından yeniden doğduğunda ilk adımı nereye atacağımızdır. Hayat, eksiklerimizle ya da geçmişin kayıplarıyla değil, tam şu an takındığımız tavırlarla şekillenir. Dünya, tereddüt edenlerin değil, korkusuzca sahneye çıkanların etrafında döner. Sadece korkmamaya başladığımız an, var olandan öte, gerçekten "yaşamaya" başladığımız andır.

 Hayatın en büyük ironisi şudur: Korktuğumuz şeyin üzerine gitmediğimiz sürece o korku büyür. “Hayatta yapabileceğin en büyük hata, bir hata yapacağından sürekli korkmaktır.” Bu cümle, modern insanın en büyük felaketini özetler. Mükemmeliyetçilik kisvesi altında saklanan korkaklık bizi yerimize çiviler. Oysa unutmayalım ki eğer hayat sürekli sütliman ve sevinç dolu olsaydı, ne sabrı öğrenebilirdik ne de ruhumuzu olgunlaştıracak o çetin fırtınaları atlatabilirdik.

 Kimi zaman devasa zaferler bekleriz ama atalarımızın dediği gibi: “Bazen yaşamak bile cesaretin kendisidir.” Sabah uyanıp hayata yeniden tutunmak, o görünmez yükleri omuzlamak başlı başına bir kahramanlıktır. Ve en nihayetinde, tüm bu cesaret arayışının getirdiği o sarsıcı gerçekle yüzleşiriz. Her insan aslında cesurdur. Sorun şu ki gücü hep dışarıda, birilerinden gelecek onayda, bir liderde ya da elverişli koşullarda ararız. Başkalarından beklediğimiz o cesaret, aslında kendi içimizin en kuytu köşesinde bizi beklemektedir. Dışarıdan yardım beklemek, insanın kendi özüne ihanet etmesidir.

 Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım, Canlar,

 Elbette devletlerin politikaları değişebilir. Siyasi partiler farklı yollar önerebilir, devlet adamları milletin güvenliği ve geleceği için çeşitli stratejiler geliştirebilir. Uluslararası ilişkilerde her söz açıkça söylenmeyebilir. Diplomasinin kendine mahsus bir dili, zamanı ve yöntemi vardır. Ancak diplomasi başka, millete gerçeğin yerine kurgulanmış bir hikâye anlatmak başkadır. Strateji başka, vatandaşı doğru olmayan bir siyasetin taraftarı hâline getirmek başkadır. Gerçek, üzerine ne kadar kalın örtüler örtülürse örtülsün, eninde sonunda kendi yolunu bulur. Asıl tehlike, bu arayıştan vazgeçtiğimiz an başlar. Hakikati savunmak bugün her zamankinden daha cesur bir duruş gerektiriyor. Çünkü insanlara duymak istediklerini değil, bilmeleri gerekenleri söylemek kısa vadede rahatsız edici olabilir. Ne var ki kurgulanmış hikâyeler üzerine kurulmuş bir toplum, ilk büyük fırtınada savrulmaya mahkûmdur. Toplumsal sağlığımız ve geleceğimiz için diplomasiyi kılıf, stratejiyi bahane yaparak gerçeği bükmekten vazgeçmek zorundayız.

 Bugün tüm toplumun en yaygın iletişim alanı olan sosyal medya, hayatımızı kolaylaştırırken ne yazık ki kendi karanlık kültürünü de beraberinde getirdi. Artık fikirlerin özgürce tartışıldığı platformlar olmaktan çıkan bu dijital mecralar, sıklıkla birer infaz alanına dönüştü. Farklı düşünen insanları bezdirme, korkutma ve hedef gösterme üzerine kurulan dijital linç kültürü maalesef sıradanlaşmış durumda. Bu vahşi tablonun en acı yönü ise saldırıların kaynağı; çoğu zaman kimliği belirsiz sahte profiller üzerinden yürütülen bu operasyonlar maskesiz bir cesaret örneği sunuyor. Ancak daha da düşündürücü olanı, bu linçlerin bazen en yakın çevremizdeki kişiler tarafından yapılması. Yıllarca aynı masayı paylaştığımız, yüz yüze geldiğinde size tebessüm eden insanların ekran arkasında nasıl birer cellada dönüşebildiğini şaşkınlıkla izliyorum. İnsanlar, yüz yüze söyleyemedikleri en ağır eleştirileri, hatta hakaretleri, ekranın sağladığı anonimlik duygusuyla fütursuzca dile getirebiliyor. Aslında bu durum insanın korkaklığının da bir özetidir. Dijital dünyanın sunduğu o güvenli mesafe, insanlara gerçeğin arkasına saklanma lüksü veriyor. Yüz yüze gelindiğinde yutkunulan kelimeler, klavye tuşlarına basıldığında birer kurşuna dönüşüyor. Empati yeteneğinin zayıfladığı, hoşgörünün tamamen yok olduğu bu ekosistemde herkes kendini birer savcı ve hâkim ilan etmiş durumda.

 Unutmayalım ki klavye başında yazılan her zalimce cümle, gerçek hayatta bir insanın ruhunda onarılamaz yaralar açıyor. Ekranlar bizi birbirimize yakınlaştırmış gibi görünse de aslında aramızdaki mesafeyi kapatılamaz uçurumlara dönüştürüyor. Belki de dijital dünyada klavyeye dokunmadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız: "Bu cümleyi o kişinin yüzüne karşı söylemeye gerçekten cesaretim var mı?" Cevabınız "hayır" ise parmaklarınızın ucundaki o gücü serbest bırakmadan önce iki kez düşünün. Çünkü anonimlik, vicdansızlığın meşru müdafaası olamaz.

 Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Çevrenizde dijital linç kültürüne maruz kaldığınız veya şahit olduğunuz anlar oldu mu?

 Saygılarımla, vesselam.

DİĞER YAZILARI Doç. Dr. Yusuf Yavuz Liderliğinde Konya Sağlıkta Tarih Yazıyor 01-01-1970 03:00 12 Eylül ve Heba Olan Gençlik: 46 Yılın Ardından Unutmadık, Unutmayacağız 01-01-1970 03:00 Menfaat Terazisinde Eritilen Köklerimiz 01-01-1970 03:00 Konya’dan Dünya Akademisine Açılan Kapı: KAPS 2026 01-01-1970 03:00 Pancar Üreticisi Son Sözünü Söyledi 01-01-1970 03:00 İlahi Adalete Sığınan Sabır Kul Unutur, Allah Unutmaz 01-01-1970 03:00 Hocam Vicdansızlığın ve Suskunluğun Ağırlığı Çok Zor 01-01-1970 03:00 Memleketim Yunak’a Hizmet Edenler Başımızın Tacıdır 01-01-1970 03:00 Gıdanın Topraktan Sofraya Hikayesi 01-01-1970 03:00 Kadim Şehir Konya’nın Dijital Muhafızı: ''GÖKMEN'' 01-01-1970 03:00 Huzurun ve Güvenin Şehri Konya 01-01-1970 03:00 Eğilmeyen Başların, Alın Teriyle Yazılan Hikayesi 01-01-1970 03:00 Dik Durmanın Bedeli Niyet, Gayret ve Ameldir 01-01-1970 03:00 Yunak Halkının Fotoğraflara Değil, İcraata İhtiyacı Var 01-01-1970 03:00 Aynadaki Kaptanlar ve Hayatın Gerçekleri 01-01-1970 03:00 Kutlu Bir Görev, Yeni Bir Dönem: Sedat Göncü Başkanımıza Hayırlı Olsun 01-01-1970 03:00 Ahlak, Sosyal Düzeni Koruyan İlahi Bir Güvenlik Şerididir 01-01-1970 03:00 Bazı Sessizlikler, Fırtınadan Önceki Büyük Bir Yıkımın Habercisidir 01-01-1970 03:00 Kurban Bayramı Paylaşmanın, Hatırlamanın ve Yakınlaşmanın Adıdır 01-01-1970 03:00 İmece Usulünden Kooperatifçiliğe Uzanan Yol 01-01-1970 03:00 İnsanoğlu Yılmaz Deme, Yılmasa Dünya Bu Hale Gelmezdi 01-01-1970 03:00 Doğruluk ve İhanet Üzerine 01-01-1970 03:00 Elindeki İle Yetinip Azla Mutlu ve Onurlu Yaşa 01-01-1970 03:00 Yalnızlığın Asaleti Vicdanın İzinde Yürümekten Geçer 01-01-1970 03:00 Çiftçi; Herkesi Doyuran Kendi Aç Kalana Denir 01-01-1970 03:00 Ahlaksızların Ahlak Muhafızlığına Soyunması 01-01-1970 03:00 Davaya Adanmış Bir Ömür: Başbuğ Alparslan Türkeş 01-01-1970 03:00 Akıntıya Karşı Kürek Çekmenin Yorgunluğu 01-01-1970 03:00 Bu Bayram, Bayram Ola 01-01-1970 03:00 Gönül Yıkmak Bir An, Yapmak Bir Ömür Sürer 01-01-1970 03:00 Müslümanların Olmazsa Olmazı Sabır Ve Tefekkür 01-01-1970 03:00 Ramazan’da İftara Davetin Fazileti 01-01-1970 03:00 Konya'nın Manevi İklimi, Ramazan Ayı Geldi 01-01-1970 03:00 Konya Sağlığında Yavuz Dönemi 01-01-1970 03:00 Önceliğiniz Ben Mi, Yoksa Sen Mi? 01-01-1970 03:00